II. Abdülhamid’in En Büyük Sürgün Uygulaması
Şeref Vapuru Kurbanları

Şeref Vapuru Sürgünü, Osmanlı’nın son devrinin en ilginç hadiselerinden biridir ve II. Abdülhamid döneminin en büyük sürgün uygulamasıdır.
1897 yılında Sultan Abdülhamid’e suikast girişimi nedeniyle yargılanan 32'si Tıbbiyeli, diğerleri Harbiyeli 78 öğrenci suçlu bulunarak Şeref Vapuru ile Trablusgarp'a sürüldüler. Gelin, sonradan “Şeref Kurbanları” olarak anılan bu öğrencilerin hikâyelerine yakından bakalım.
II. Abdülhamid’in istibdat (baskı) rejimi
O yıllarda sürgün Abdülhamid’in sıklıkla kullandığı bir baskı yöntemiydi ve Padişah muhalif isimleri hapiste tutmanın yanında sürgüne yollamayı da tercih ediyordu.
Artan baskılar özellikle gençler arasında tepkiye neden oluyordu. Abdülhamid’in istibdadına karşı olanlar arasında Tıbbiyeliler ön plandaydı. Sonradan İttihat ve Terakki’nin çekirdeğini teşkil edecek olan “İttihad-ı Osmani Cemiyeti” o dönemde Gülhane’de bulunan Mekteb-i Tıbbiye’de doğmuştu.
Tıbbiyeli gençlerin tepkileri askeri törenlere ve okul açılışlarına da yansıdı. Tıbbiye’de geleneksel olarak törenlerde adları okunduktan sonra öğrenciler hep birlikte “Padişahım çok yaşa” derdi. Bazı öğrenciler zaman içinde bu pratiğe itiraz etti, kimileri bu sözü söylemez oldu, hatta “Padişahım baş aşağı” diye bağıranlar vardı.
Abdülhamid Tıbbiyeliler arasındaki hoşnutsuzluğun farkındaydı. Kurduğu düzende saraya sayısız ihbar geliyordu ve Tıbbiye’deki hareketlilik saraydan sürekli takip ediliyordu.
Padişah her an isyan dalgası başlatabileceğinden şüphelendiği Tıbbiyelileri öncelikle şehir içinde uzaklaştırarak tedbir alma yoluna gitti. Bu doğrultuda Askeri Tıbbiye, yapımına 1894’te başlanıp 1903’te tamamlanan Haydarpaşa’daki binaya taşındı.
Ne var ki asıl dramatik uygulama Fizan sürgünüydü.
Adı bilinen yeri bilinmeyen Fizan
Günümüzde Libya olarak bilinen eski Trablusgarp Vilayeti sınırları içerisinde yer alan Fizan, Akdeniz kıyılarından yaklaşık 600 km içeride, güneyi ve kuzeyi dağlarla, doğusu Libya Çölü’yle, batısı uçsuz bucaksız Büyük Sahra Çölü ile kaplı bir bölgedir.
Yağmurun neredeyse hiç yağmadığı, çöl kumlarıyla kaplı, Anadolu’nun dörtte üçü büyüklüğündeki bu coğrafyanın tek hayat kaynağı yer altı sularıdır ve yer altı su tabakasının yüzeye yaklaştığı yegâne yaşam alanları vahalardır.
Fizan ve çevresinin içinde bulunduğu Büyük Sahra’nın kuzey kısımları Trablusgarp’ın 1551 yılında Kaptan-ı Derya Sinan Paşa ve Turgut Reis tarafından alınmasından sonra Osmanlı yönetimine girmişti. Osmanlıların “Garp Ocakları” olarak adlandırdığı bölge içerisinde yer alan Fizan, 19. yüzyıl sonlarına doğru bir sürgün bölgesi olmuştu. Meşrutiyet döneminde padişaha muhalefet edenlerin önemli bir kısmı Fizan’a sürülmüştü. Dünyanın ulaşılması en zor, en ırak ve soyutlanmış coğrafyalarından biri olan Fizan, sürgünlerin gönderildiği bölgeler içerisinde şartları en ağır olanıydı.
Sürgün bölgesi ve Recep Paşa
Bölge 19. yüzyıl sonunda İstanbul’dan uzaklaştırılan memur ve subayların sürüldüğü bir açık hava hapishanesi haline geldi. Yönetim, hürriyet isteyenleri cezalandırmak için Trablusgarp’a ve Fizan’a gönderiyordu.
Trablusgarp Valisi Recep Paşa’nın İttihatçı sürgünleri koruması, bölgede Jön Türklerin etkinliğinin artmasına sebep olmuştu. Avrupa’daki Jön Türklerin ihtilalci fikirlerini destekleyen ve onlarla temas halinde olan Recep Paşa, emrindeki bu idealist gençleri himaye ediyor ve yakın çalışma arkadaşlarını bunlar arasından seçiyordu. II. Abdülhamid saltanatının yılmaz bir düşmanı olan Paşa, yaveri Şevket Bey’in İttihatçıları örgütlemesine ve Avrupa’da bulunan Jön Türklerle temas kurmasına da müsaade ediyordu.
Sürgünler, Trablus’ta bulundukları süre boyunca, Avrupa postalarının Tunus üzerinden getirdikleri gazete ve dergileri alıyor, bu yayınlar sayesinde memleketin içinde bulunduğu siyasi durumu yakından takip edebiliyorlardı.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, İstanbul, 1903
1897 yazı, büyük bir tutuklama ve sürgün hamlesini beraberinde getirdi.
Abdülhamid'e karşı 1896 ve 1897'de hazırlanan suikast planlarının saraya ihbar edilmesi üzerine Divan-ı Harb'de yargılama yapıldı ve padişahı devirecekleri iddiasıyla 630 kişi tutuklandı, bunlardan 324’ü öğrenciydi.
Tutuklama delilleri arasında iki bildiri vardı. Bu bildiriler Tıbbiye, Harbiye ve Mühendishane öğrencileri tarafından subay ve askerlere hitaben yazılmıştı. Bildirilerde şu ifadeler yer alıyordu:
“Bu tahammül ve itaat, vatanın yağma ve harabisine, hainlerin, müstebitlerin, hırsızların fermanlarına ve iradelerinedir…Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyden haberi olmayan siz asker kardeşlerimizi de aç çıplak süründürüyorlar…Kendileri hiç hak etmeden tekrar çalıyorlar. O paralarla köşkler, yalılar, arabalar, konaklar, iratlar yapıyorlar. Nihayet Yemenlerde, Bağdatlarda, memleketinizden pek uzaklarda sürüne sürüne ölüp gidiyorsunuz. Köylerinizde, evlerinizde çoluğunuz çocuğunuz öksüz kalıyor.”
Öğrenciler, vatanı yağmalayıp köşkler, konaklar yaptıran hırsızlara karşı mücadele çağrısı yapıyordu. Dahası, bu talan düzeninde yok yere ölen askerlere vurgu yapıyorlardı. Tutuklular 102 gün boyunca Taşkışla’da sorgulandılar, dövüldüler, aç bırakıldılar.
Yargılamaların ardından on üç kişi idama, yirmi iki kişi müebbet kürek cezasına ve geri kalanlar altı aydan yirmi seneye kadar muhtelif hapis cezalarına çarptırıldı. Harbiye’deki iki sınıf okuldan uzaklaştırılırken Askeri Tıbbiye Mektebi’nin Gülhane’den Haydarpaşa’ya taşınması da alınan tedbirler arasındaydı.
II. Abdülhamid idam cezalarını kısmen affederken kademeli bir sürgün politikasını devreye koydu. Padişahın idamları affetmesinin ardında yatan en önemli gerekçe, Avrupa'da bulunan Jön Türklerin, Osmanlı Devleti'nin Paris elçiliğine başvuruda bulunmaları ve tarafların anlaşmalarıydı. Anlaşma ile Paris'te Murad Bey tarafından çıkarılmakta olan Mizan gazetesinin yayını durdurulacak, baskı harfleri elçiliğe teslim edilecek, bunun karşılığında idamlar affedilerek sürgüne çevrilecekti. Ordudan gelebilecek bir hareketten çekinildiği için mahkumlar içinde yer alan, başta Kazım Paşa olmak üzere yüksek rütbeliler bazı görevler verilerek ülkenin uzak eyaletlerine gönderildi. 78 kişinin ise Trablusgarp-Fizan’a sürgüne gönderilmesi kararı verildi.

Şeref Kurbanlarından bir grup (Kaynak: Cengiz Kahraman Arşivi, Mehmet Altun, Tarih, S 125, Mayıs 2004, s. 25. “Fizan Denen Şu Yer”, Toplumsal Tarih, S 125, Mayıs 2004, s. 25). (Kaynağa ''Vatan ve Sıhhat, Tıbbiyenin Vatanseverliği'' kitabından ulaşılmıştır.)
Şeref Vapuru yola çıkıyor
Sürgünler 27 Ağustos gecesi Taşkışla’nın geniş bir koğuşuna toplandı. Birbirinden habersiz, ayrı ayrı hapis hayatı yaşayan sürgünler için bir araya gelmek büyük bir mutluluk vesilesi oldu. Birbirleriyle kucaklaşıp öpüşmeye, konuşmaya başladılar. Ortaya çıkan bu sevinç havası, başta Sakallı Çerkez Mehmet Paşa olmak üzere idarecilerin hoşuna gitmedi.
Sonrasında, sekizli gruplar halinde, silahlı askerler ve bir subayın kontrolünde Taşkışla’dan çıkarak Kabataş İskelesi’ne yürütüldüler. Sürgünlerin güvenliği ve kaçmalarını engellemek için bölüklerden yüz asker seçilmiş, her askere ikişer lira ücret verilip geri döndüklerinde her birine terfi vaat edilmişti. Kabataş iskelesine gelen sürgünler, burada bekleyen iki istimbota tıka basa bindirildiler. Bu kısa yolculuk esnasında kimsenin ne olacağı ve nereye götürüldükleri konusunda bir fikri yoktu. Bu esnada gördükleri sert muameleye ve hırpalanmalarına rağmen hep bir ağızdan haykırdılar: “Yaşasın hürriyet! Yaşasın vatan!’’

Şeref Kurbanlarından bir grup (Bulaşık yıkayan Yusuf Akçura, sırtı dönük ayakta duran Ahmet Cevat, elinde maşrapa olan Varşova Elçisi Ferit ile Ali Tevfik ve Saffet Tevfik kardeşler) (Kaynak: Cengiz Kahraman Arşivi, Mehmet Altun, ‘’Fizan Denen Şu Yer”, Toplumsal Tarih,S 125, Mayıs 2004, s. 27.) (Kaynağa ''Vatan ve Sıhhat, Tıbbiyenin Vatanseverliği'' kitabından ulaşılmıştır.)
Tüm bu süreç boyunca öğrenciler geri adım atmadılar, bir kez bile “Padişahım çok yaşa” demediler.
Şeref Vapuru ile sürgüne yolculuk 27 Ağustos gecesi başladı. Sürgünlere seyahat boyunca yemek olarak fasulye veya pirinç çorbası ve zeytin, yanında ekmek yerine peksimet verildi. İstanbul’dan uzaklaştıkça daha rahat hareket eden sürgünler, gemi güvertesine çıkma, namazlarını kılma, etrafı seyretme olanağı elde etti. Düzeni sağlamak üzere bir başkan ve dört üyeden oluşan bir idare heyeti oluşturan sürgünler, kendi aralarında ve gemi içinde bulanan asker ve mürettebata “Hafız” diye sesleniyordu.
Birkaç gün içinde, sürgünler arasında gemiyi ele geçirerek yol üstünde bulunan Napoli ya da Malta’ya kaçma planları yapılmaya başlandı ve son karar olarak fırtınalı bir hava beklendi; fakat bu düşünce eyleme dönüşmedi. Karaya yaklaştıkça gemi içinde güvenlik tedbirleri tekrar artırılırken sürgünler tekrar ambarlara konuldu. Sıhhi koşullardan uzak bir hafta süren yolculuğun ardından 3 Eylül 1897’de Trablusgarp kıyılarına ulaşıldı. Şeref Vapuru kıyıya yakın bir yerde demirledikten sonra bir Arap subay sırayla isimleri okumaya başladı ve sürgünler muhafızlar eşliğinde filikalara bindirildi.
Trablusgarp limanına çıkarılan sürgünler, kıyıdan kısa bir mesafe yürüdükten sonra Trablusgarp kalesinin “Kasr” denilen bir koğuşuna hapsedildi. Geldikleri günden sonra birkaç koğuş değiştiren grup, Fizan’a gitmek üzere hazırlık yapmaya başladı.
Hazırlıklar devam ederken İstanbul’dan gelen bir telgrafla sürgünler içinde yer alan bazı isimler Fizan’a gitmeyip Trablusgarp’ta kalmak üzere serbest bırakıldı. Geri kalanlar Fizan’a gitme hazırlıkları yaparken, onlar için de Padişah’ın bilgisi dahilinde Trablusgarp’ta kalmaları yolunda girişimlerde bulunuldu. Girişimler sonrası, 7 Eylül’de İstanbul’dan gelen telgrafta, bir sonraki emre kadar sürgünlerin Trablusgarp’ta kalmaları istendi. Bu kararın alınmasındaki gerekçeler içinde, mahkumların korunmasıyla görevli olarak İstanbul'dan birlikte gelen Mustafa Paşa ile valinin İstanbul nezdindeki gayretleri ile Fizan'a götürülmeleri için gerekli olan deve ve muhafızlar için ödeneğin yetersiz olması geliyordu. İstanbul ile Trablusgarp zindanlarında mahkumlarının tutulabilecekleri yolunda yazışmalar yapılmış ve sonrasında olumlu yanıt alınmıştı. Böylece sürgünler Fizan'a gitmekten kurtuldu.
Aradan zaman geçtikçe, uzun süren esaret ve sefalet günleri sürgünler arasında asabiyetin artmasına ve umutların tükenmesine neden oluyordu. Kimi zaman Padişah’a “İstirhamname” yazma niyetlerine girilirken, kimi zaman da Avrupa’da bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyelerinden gelen “Af için teşebbüsler var” türü ifadeler umutları filizlendiriyordu. Artan beklentiler 21 Haziran 1898 sabahı gelen haberle gerçek oldu ve Şeref Kurbanları affedildi. Şeref Kurbanları’nın affedilmesinde Avrupa’da bulunan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri İshak Sükuti, Tunalı Hilmi ve Abdullah Cevdet ile Padişah II. Abdülhamid arasında yapılan uzlaşının önemi büyüktü. Affedilmek için tüm sürgünlerden Padişah’a bağlılık yemini etmeleri istendi.
İlerleyen günlerde, aralarında Ali Fahri Bey ve Yusuf Akçura’nın da bulunduğu bir grup firar ederek Trablusgarp’ı terk ederken; geri kalanlar 1908 yılında Meşrutiyet ilan edilene kadar hayatlarını Trablusgarp’ta devam ettirerek bölgedeki çeşitli devlet kademelerinde sağlık, eğitim ve imar işlerinde görev aldı.
İkinci Meşrutiyet'in ilanının ardından ülkeye dönen Şeref Kurbanları, İttihat ve Terakki'nin ülke yönetimindeki etkinliğinden de faydalanarak haklarını arama mücadelesine başladı. Tıbbiyeliler ise yarım bıraktıkları tıp eğitimlerine devam edip daha sonra hekimlik yaptı.
Şeref Vapuru sürgünlerinin trajik hikâyelerinin üzerinden 127 yıl geçti; ancak o gençlerin o gün haykırdığı slogan bugün de geçerliliğini koruyor:
Yaşasın Hürriyet, Kahrolsun İstibdat!
Konu üzerine yazılmış kitaplar:
Şeref Vapuru olayı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere önerebileceğimiz konu ile ilgili yazılmış iki kitap mevcut.
Bunlardan birincisi, Ali Fahri tarafından kaleme alınan Emel Yolunda adlı hatırat türündeki kitap konu hakkında birinci elden çok canlı tanıklıkları içeriyor.
İkinci kitap ise Silistreli Mustafa Hamdi Bey tarafından kaleme alınan Af ile Mahkum Yahut Şeref Kurbanları adlı 5 perdelik tiyatro eseri.
