Atatürk'ün Yenemediği Tek Düşman:
Karaciğer Sirozu

Yaşamı boyunca sayısız zaferler kazanmış Mustafa Kemal Atatürk’ün mağlup edemediği belki de tek düşmanı karaciğer sirozu oldu.
O, genel kanının aksine, sadece son birkaç yılında değil, gençliğinden itibaren çok sağlıklı bir kişi olmadı. Solunum sistemi rahatsızlığı, sıtma, koroner kalp hastalığı, üriner sistem enfeksiyonu gibi pek çok sorunla yıllarca mücadele etti. Hastalıkların bazıları onu zayıf düşürse de hiçbiri hayattaki hedeflerine ulaşmasını engellemedi. Hepsinin üstesinden geldi, biri hariç…
Şimdi, Atatürk’ü milletinden zamansız ayıran hastalığın seyrine birlikte bakalım.
“O halde rakı içebilirim?”
1935 yılında Atatürk halsizlikten şikâyetçi olduğu bir dönemde Doktor Asım Arar’dan kendisini muayene etmesini ister. Dr. Arar, Atatürk’ün geçmişteki kalp rahatsızlıklarını dikkate alarak onu kütüphanesinde yalnızca ceketini çıkararak muayene eder ve kendisine sağlıklı olduğunu söyler. Atatürk’ün “O halde rakı içebilirim?” demesi üzerine “Mutadınız veçhiyle birkaç kadeh içmenizde bir mahsur göremiyorum” yanıtını verir. Sonrasında bu olayla ilgili Dr. Arar, “Alkol kullanmak hususunda itimat ettikleri bir hekimden müsait bir cevap almak arzusunda oldukları aşikâr idi” açıklamasında bulunur.
Atatürk 1936 yılında Florya’da iken Dr. Neşet Ömer Bey’den kendisini muayene etmesini ister. Anormal bir durum saptanmaz; ama davranışlarında ve alışkanlıklarında bazı değişiklikler olmuştur.
Kronik alkol kullanımıyla önce karaciğerde yağlanma, ardından karaciğer hücre ve damarlarında fibrozis denilen fonksiyonlara engel olan anormal bir yapı gelişir. Karaciğer içinde basınç artar. Bu dönem “alkolik hepatitis” denilen evredir. Olay ilerledikçe küçük nodüller oluşur, karaciğer dışındaki dolaşımda da basınç artar. Artık karaciğer sirozu oluşmuştur.
Yağlı karaciğer dönemi sessiz geçebilir. Karaciğer bir miktar büyümüştür; halsizlik, bulantı, bazen sarılık görülebilir. Alkolik hepatitis döneminde iştahsızlık, yorgunluk, aralıklarla ateşlenme, sağ üst karın bölgesinde ağrı ve karaciğerde büyüme vardır. Siroz olduğunda bu şikâyetler artar ve karında sıvı birikir.
Başlıca tedavi alkolün kesilmesi ve beslenmenin düzenlenmesidir. Alkol yağlı karaciğer döneminde kesilirse olay durdurulabilir veya ciddi şekilde yavaşlar. Sonraki dönemlerde alkolün kesilmesinin etkisi zayıftır. Zaten birey hastalığın ilerleyen dönemlerinde alkol alamaz olur. Hastalığın özellikle o dönemde belirli bir tedavisi yoktur.
Sağlığını Gözle Görülür Şekilde Kaybediyor
Atatürk’ün 1935-36 yıllarında yağlı karaciğer evresinin başladığı anlaşılıyor. O dönemde alkol kesilip beslenmesi düzenlenebilseydi muhtemelen sonraki olaylar çok daha yavaş gelişecekti.
1937 yılında Atatürk gözle görülür şekilde sağlığını kaybeder. Sık sık ateşlenir, burnu kanar, kaşıntıdan şikâyet eder, kilo kaybeder ve çabuk yorulur. O yıl Türk Tarih Kongresi’nin toplandığı Dolmabahçe Sarayı’nın büyük salonuna kaldığı daireden otomobille gidip gelir, ki aradaki mesafe 150 metredir.
Aralık 1937’de Fransa’nın Ankara Büyükelçisi hükümetine Atatürk’ün sağlığının kötüye gittiğini rapor eder. O dönemde Hatay meselesi yüzünden Fransa-Türkiye ilişkileri çok gergindir ve Fransa durumu yakından takip etmektedir.
1938’e Girerken: En Zor Yıl Başlıyor
1938 yılının tamamı sağlık sorunlarıyla boğuşarak geçecektir.
Atatürk 21 Ocak’ta İstanbul’dan Yalova’ya gider ve yeni tamamlanan Termal Otel’de hemen küre başlar. Kaşıntı yakınması devam etmekte olan Atatürk ertesi gün Yalova Kaplıcaları Hekimi Nihat Reşat Belger Bey’i çağırtır ve kendisini muayene etmesini ister. Dr. Belger muayene neticesinde karaciğerin üç parmak kadar büyüdüğünü ve sertleştiğini söyleyip kaşıntının buna bağlı olduğunu söyler. Dr. Belger sorunun yemekle, özellikle de içmekle ilgili olduğunu belirtir. Ata’nın “Emin misiniz?” sorusuna “Şüphenin gölgesi bile yoktur” cevabını verir. Ata, “Kaşıntıya çare bulun” der.
Ertesi gün kendisini takip eden ve güvendiği doktoru Neşet Ömer Bey otele gelir. Onun da tanısı aynıdır. İstirahat ve kısıtlamalar verilir.
Zatürre ve Uzayan Hastalık
Doktorun kaplıca tavsiyelerine uymayan Atatürk, Merinos fabrikasının açılışı için 1 Şubat’ta Yalova’dan önce Gemlik’e sonra Bursa’ya geçer ve geceyi Çelik Palas’ta geçirir. Akşam yemeğinde otelin önünde toplanan halkın sevgi gösterileri bitmek bilmeyince Atatürk üç defa yemekten kalkıp balkondan halkı selamlar. O gece soğuk aldığı sonradan anlaşılır.
4 Şubat’ta vapurla İstanbul’a ulaşır, yolculukta rahatsızlanır, özellikle karın ağrısından yakınır. Dolmabahçe Sarayı’na yerleştikten üç gün sonra öksürük, ateş, göğüs ağrısı başlar. Dr. Nihat Reşat’ın tanısı pnömonidir (zatürre). Tedaviye başlanır, o dönem henüz penisilin yoktur, karaciğeri de rahatsız olduğundan hastalığı uzar.
Henüz tam iyileşmeden 24 Şubat’ta Ankara’ya hareket eder. 27 Şubat akşamı şiddetli bir burun kanaması olur; o akşam dinlenmeden, çok gecikmeli de olsa Balkan Dışişleri Bakanları için verilen yemeğe katılır. Yemekte bulunan Dr. Asım Arar, Atatürk’ün durumunun ciddi olduğunu fark ederek hükümeti bu konuda bilgilendirme ihtiyacı hisseder.
Yurtdışından Doktor İstemiyor
Dr. Arar’ın önerileri doğrultusunda Başbakan Celal Bayar yurtdışından hekim davet edilmesi fikrini Atatürk’e açar. O dönemde gündemdeki Hatay meselesine zarar verebileceği düşüncesiyle Atatürk hastalığının yabancılar tarafından bilinmemesini ister, bu nedenle yabancı doktor çağrılmasına onay vermez.
O sıralarda Ankara’da Milli Türk Tıp Kongresi’nin yapılmakta olduğunu hatırlatan Atatürk, oradaki doktorlar tarafından bir konsültasyon yapılmasını ister. Doktorlar Neşet Ömer İrdelp, Akil Muhtar Özden, Hüsamettin Kural, Ziya Naki Yaltırım ve Asım Arar 6 Mart’taki muayenelerinde karaciğer büyümesi, dalak büyümesi, gözlerde sarılık ve burun mukozasında iki yüzeysel yara saptarlar. Karar siroz başlangıcıdır. Önemli etken alkoldür. Alkolün kesilmesi ve ciddi istirahat önerilir. Atatürk “Bu içki yasağı ne zamana kadar sürecek?” diye sorar. Dr. Arar, “Yine böyle bir heyet toplanıp içki kullanmakta sakınca olmadığına karar verinceye kadar” şeklinde cevap verir. Atatürk, “Alkolü çok eskiden beri kullanıyorum, bir şey olmadı. Şimdiki hastalığa başka bir sebep aramanız lazımdır” der. Bunun üzerine Dr. Arar daha önce içtiği alkolün karaciğeri sayesinde kendisini rahatsız etmediğini, şimdi karaciğeri rahatsızlandığı için bundan sonra alacağı alkolün kendisini zehirleyeceğini söyler, bunun üzerine Atatürk “Peki” der.
12 Mart’ta o sırada İstanbul Üniversitesinde görevli olan Ordinaryüs Profesör Erich Frank Ankara’ya çağrılır. Onun da tanısı aynı olur; ama daha önce hiç kan tahlili yapılmamış olmasına şaşırır.
“Çocuk, ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım”
Durumu yakından izleyen Celal Bayar doktorlardan durumun iyiye gitmediğini öğrenince 15 Mart’ta yabancı hekim konusunu Ata’ya tekrar açar ve ısrar eder. Atatürk, “Çocuk, ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım” diyerek bu kez onay verir.
Durum Paris büyükelçimize bildirilip yetkin bir doktor bulması istenilir. Paris Üniversitesi Öğretim Üyesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fiessinger Ankara’ya davet edilir. Atatürk 28 Mart’ta Fiessinger tarafından muayene edilir. Tanı yine karaciğer yetersizliğidir. Profesör Atatürk’e, “Büyük komutan, büyük harpler yaptınız, muzaffer oldunuz; ama bu işin komutanı da benim. Siz bana tâbi olacaksınız, bana yardım edeceksiniz” der. Bu ifadelerden hoşlanan Atatürk Fiessinger’e büyük güven duyar ve aralarında yakın bir ilişki kurulur.
Fiessinger alkolün kesinlikle alınamayacağını belirtir, beslenme düzenlemesini yapar, resmi raporunu ilgili makama sunar, üç ay sonra kontrole geleceğini belirterek Ankara’dan ayrılır. Profesör, İstanbul’da Dr. Akil Muhtar Özden’e izlenimlerini anlatır ve önerilerine uyulursa sonuçtan ümitli olduğunu ifade eder.
Anadolu Ajansı tarafından 30 Mart akşamı topluma sunulan resmi bilgilendirmede ise Atatürk’ün grip geçirdiği, kendisine bir buçuk ay istirahat önerildiği ve durumunun endişe verici olmadığı belirtilir.
Basındaki Sessizlik
30 Mart’tan 17 Ekim’e kadar geçen 6,5 ay içinde Atatürk’ün hastalığı konusunda halkı aydınlatacak hiçbir resmi bilgi verilmez. Bu süreçte yabancı basında, özellikle İngiltere ve Fransa’da Atatürk’ün hastalığı ile ilgili bir kısmı istihbarata dayanan, bir kısmı spekülatif çok sayıda haber çıkar.
Türkiye’de hastalık konusundaki sessizlik 7 Ağustos günü Tan gazetesinde Ahmet Emin Yalman imzasıyla çıkan haberle bozulur. Gazete bu haber yüzünden üç ay süreyle kapatılır.
Anadolu Ajansı’nın hastalık haberini vermesi üzerine 4 Nisan’da o tarihte Londra’da yaşayan Osmanlı Saltanatı üyelerinden Prens Bahaeddin Sami, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na 6 sayfalık bir mektupla başvuruda bulunur. Mektupta Atatürk’ün ölümünden sonra saltanatın ve halifeliğin yeniden kurulacağı inancıyla bu makam için en uygun adayın Alman taraftarı Abdülmecid Efendi değil, babası ve İngiliz yanlısı Prens Sami olduğu vurgulanmakta ve İngiltere’nin desteği istenmektedir. İngiltere başvuruyu ciddiye almaz.
Atatürk bu süreçte doktorların dinlenme konusundaki önerilerine uymaz. Yoğun biçimde Hatay sorunu üzerinde çalışmaya devam eder.
19 Mayıs’ta Ankara’da şehir stadında resmi törenlere katılır. Cumhurbaşkanı saat 15.30’da şeref tribününde gözüktüğünde kalabalık dakikalarca kendisini ayakta alkışlar. Atatürk saat 17.00’de özel trenle Hatay meselesi için Mersin’e doğru yola çıkar.
20 Mayıs’ta Mersin’e ulaşır. Orada askeri birliklerin geçiş törenini izler, resmi ziyaretlerde bulunur, Viranşehir harabelerini gezer. Hatay meselesi halledilinceye kadar orada kalacağının yabancılara duyurulmasını ister. Bu sırada karın şişliği artar, burnunda kanama olur. Doktorlar kanamayı aşırı sıcak havaya bağlayıp Ankara’ya dönmesini isterler.
23 Mayıs’ta Adana’ya ulaşır. Burada askerlerin bir saatten uzun süren geçişini izler. Sonrasında trenle Ankara’ya hareket eder. Ankara’ya geldiğinde çok yorgundur ve ayakta durmakta zorlanmaktadır. Ankara’da bir gün kalıp trenle İstanbul’a hareket eder. 27 Mayıs’ta ulaştığı İstanbul’da bitkinliğini çevresine hissettirmemeye çalışır, Dolmabahçe’ye geçer. 28 Mayıs’ta Florya’ya gider, dönerken yolda fenalık geçirir.

Savarona Günleri
Bu günlerde Atatürk’e moral ve hava değişikliği olması için satın alınan Savarona yatı 1 Haziran’da İstanbul’a gelir, Atatürk hemen yata geçer. O gün yanına gelen sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy Atatürk’ün isteğiyle 22 gün yatta kalır. 8 Haziran’da tekrar Türkiye’ye gelen Dr. Fiessinger kendisini yatta muayene eder. Sonuç olumsuzdur. İlk gelişinde Ata’nın karnında sıvı (asit) biriktiğinden şüphelenen Profesör, bu kez bunun gerçek olduğunu saptar. Florya’da kendisini ağırlayan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya “Başınıza gelecek felaket beni de sizin kadar üzmektedir. Tıbbın müdahalesi ve tabiatın yardımı ile daha iki sene yaşayabilir, tıp tarihinde bunun örnekleri çoktur; fakat şimdi yata döneriz, bağırsak veya beyin kanamasından Atatürk’ü ölmüş de bulabiliriz. O yüzden cumhuriyetin selameti için siz şimdiden gerekli tedbirleri alınız.” der.
Fiessinger’in uyarısına rağmen bu süreçte devlet işlerini yürütmek için Cumhurbaşkanı’na bir vekil atanmasına gerek görülmez.
Ata’nın yaşam süresi kısalmıştır ve bu aşamada uygulanacak bir tedavi yoktur. Daha fazla kalmasının yararı olmayacağını belirten Fiessinger ülkesine döner.
Atatürk 14 Haziran’da o dönem Cenevre’de bulunan Afet İnan’a yazdığı mektupta, “Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış, ilerlemiştir.” ifadelerini kullanır.
16 Haziran günü Sabiha Gökçen uçakla Balkan ülkeleri turuna çıkar. Uğurlamaya katılamayan Atatürk, Gökçen’e mesajında, “Bu hastalık iyiden iyiye yatağa yapıştırdı. Uykuyu, uykuda geçen zamanı sevmediğimi bilirsin. Oysa durmadan uyumak istiyorum. Veya doktorların verdiği ilaçlar beni uyutuyor. En büyük, en sonsuz, en dönülmez uykunun yavaş yavaş kapımı çalmakta olduğunu hissediyorum dersem yalan söylememiş olurum.” ifadelerini kullanır.
9 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Savarona’da Bakanlar Kurulu ile üç saatlik bir toplantı yapar, bu onun son toplantısı olur. Aynı gün Hatay’da Türk askeri fiilen göreve başlar.
10 Temmuz’da Acar adlı motorla Boğaz’da 5-6 saatlik bir gezintiye çıkar. Ata’yı gören vatandaşlar ona büyük sevgi gösterilerinde bulunur. Bu, onun halk ile son teması olacaktır.
Atatürk yatta çalışmalarına devam eder; ancak dinlenme amacıyla geçtiği yatta yaz sıcağından ve makinelerin gürültüsünden rahatsız olur. 13 Temmuz’da hastalık ani gelişen ve 39,1 dereceye çıkan ateş ile yeni bir safhaya girer.
Dolmabahçe’ye Nakil
26 Temmuz’da Atatürk Savarona’dan Dolmabahçe Sarayı’na nakledilir; ancak bu kez yürüyerek değil, taşınarak gider.
Dolmabahçe daha rahat ve serindir; ama hastalığı ilerlemektedir. Viyana’dan çağrılan Profesör Dr. Eppinger 31 Temmuz’da Ata’yı muayene eder ve beslenmesinde meyveye ağırlık verilmesini ister. 1 Ağustos’ta Berlin’den Profesör Dr. von Bergmann gelir. Hekimler ortak görüşmelerinde vena porta adlı damardaki tıkanmanın sıvı birikimine sebep olabileceğini düşünüp diüretik tedavi önerirler. İlaç kullanılır; ancak etkili olmadığı görüldüğünden devam edilmez.
3 Ağustos’ta detaylı konsültasyon sonucu bir rapor düzenlenir. Raporda şu ifadeler geçer: “Atatürk’te bir siroz vardır. Asit yapmış subikter (hafif sarılık) hasıl etmiştir. Bunun esaslı amili alkoldür. Atatürk’ün çektiği malaryanın (sıtma) bir tesiri olmadığını katiyetle söylemek mümkün değildir. Ven Port’un bir şubesinde flebit (yüzeyel damarda pıhtı) olması da imkân haricinde değildir. Ödem ve sıvı toplaması bu hastalığa ait olabilir. Hararetin yükselmesini yine aynı hastalıkla izah etmek kabildir. Prognostik ciddi ve vahimdir.”
Uygulanan tedaviler arzu edilen sonucu vermez.
Vasiyetname Hazırlanıyor
5 Eylül’de Atatürk Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’a vasiyetnamesini yazmak istediğini söyler. Birkaç saat içinde hazırlıklar yapılır, Ata kendi el yazısıyla vasiyetnameyi yazar. Ertesi gün çağrılan noterin huzurunda vasiyetname imzalanır.
6 Eylül’de Prof. Dr. Fiessinger tekrar İstanbul’a gelip Ata’yı detaylı muayene eder. Biriken asidin Ata’yı çok rahatsız ettiğini tespit eden Profesör, ponksiyon (iğneyle sıvı alma) ile sıvının boşaltılmasına karar verir. Ata bu işlemden kuşku duyar; ancak ikna edilir. 7 Eylül’de lokal anestezi ile Doktor Mim Kemal Öke tarafından midesinden 10,3 litre sıvı boşaltılır. Bu uygulamadan sonra Atatürk önemli derecede rahatlar. Uykusu düzelir, iştahı artar; ancak sıvı tekrar toplanacaktır.
Sirozu Alkole Bağlı Değil
8 Eylül’de Atatürk’ün sağlığı ile ilgili hazırlanan raporda teşhisin “Hanot ve Gilbert tipinde skleröz hepatit hipertrofisi” olduğu belirtilir. Bu, safra yollarında kronik tıkanıklık sonucu gelişen biliyer sirozdur, yani sirozun alkole bağlı tipi olan “Laennec” değildir. Prof. Fiessinger de rapora eklediği notta mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk’teki siroz şeklinin alkole bağlı olmadığı düşüncesini belirtmiştir.
Atatürk’ün karnından alınan sıvının tahlilinde siroz tanısı ile uyumlu sonuçlar çıkar.
18 Eylül günü Celal Bayar kendisine kalkınma planlarını sunarken Atatürk şöyle der: “Afet, gel sen de dinle. Bayar çok güzel ve önemli şeyler anlatıyor. Bunlar insanı yormaz, aksine canlandırır. Bizim bunları gerçekleştirmek için en fazla üç yılımız var.”
22 Eylül’de ponksiyon ile tekrar karındaki asit boşaltılır. Kısa süren rahatlamanın ardından beş gün sonra bilincinin bulanıklaştığı görülür. Atatürk kendisi de bu durumu fark eder.
İlerleyen günlerde hastanın yorgunluğu, halsizliği artar, karındaki sıvı göğsüne doğru tazyik yaparak nefes alıp vermesini güçleştirir.
16 Ekim akşamı Atatürk komaya girer; ancak 21 Ekim sabahı komadan çıkabilir. 19 Ekim’de Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dolmabahçe’ye gelen Mareşal Fevzi Çakmak’a Atatürk’ün hayatından ümit kesildiğini belirtip gerekli önlemlerin alınmasını söyler.
“Arkadaşlarıma benim selam ve sevgilerimi söylemeyi unutma”
Atatürk, yaklaşmakta olan Cumhuriyet’in 15. yılı törenlerine katılmayı çok arzu eder. Bunun için ölçüleri değişmiş vücuduna uygun yeni elbiseler ısmarlanır. Ankara’da resmi törenin yapılacağı hipodromdaki şeref tribününe asansör yaptırılır. Ne var ki hastalığın seyri Cumhurbaşkanı’nın bu isteğinin gerçekleşmesine imkân vermez.
Doktorların tüm itirazlarına rağmen 29 Ekim için Meclis’e ve Ordu’ya mesajlarını 27 Ekim’de dikte ettirir. Mesajını okuyacak olan Celal Bayar yanından ayrılırken “Arkadaşlarıma benim selam ve sevgilerimi söylemeyi unutma” der.
Törenlerden sonra İstanbul’a dönüp Atatürk’e bilgi veren Celal Bayar törenlerde tayyarelerin tribünlere değecek kadar alçaktan geçtiğini, panikle sağa sola kaçışanlar olduğunu söyleyince Atatürk keyiflenerek, “Yaparlar, bizim kahraman tayyareciler böyle şeyler yaparlar” der.
Son Ziyaretler, Son Sözler
6 Kasım günü kız kardeşi Makbule Atadan, evlatlık kızları Afet İnan ve Sabiha Gökçen kendisini ziyaret eder. 20 dakika süren bu ziyaret birbirlerini son görüşleri olur.
7 Kasım günü asidin diyaframa ciddi baskı yapması üzerine Atatürk’ün ısrarıyla Doktor Mehmet Kâmil Berk tarafından istemeyerek asit boşaltma işlemi yapılır. İşlemin karaciğer komasını tetikleyebileceği düşüncesiyle Dr. Berk sadece 6 litre sıvı boşaltır. İşlem sırasında doktorun tedirginliğini fark eden Atatürk, “Neden tereddüt ediyorlar? Bu suyu derhal çekin, olacak olan olur.” der.
Doktorların endişeleri haklı çıkar. Gece iki saat süren şuur bulanıklığından sonra hafifçe toparlanır; fakat ertesi gün ağzından kan gelir. Komaya gidiş tetiklenmiştir. Doktorlar o zamanın imkânları dahilinde buz yutturma gibi yöntemler uygular. Şuuru bulanıklaşan Ata doktorların söylediklerini anlayamaz hale gelir.
8 Kasım’da bir ara masanın üstündeki saate bakar ve iki defa vakti sorar. Saat 19.00’da Dr. Neşet Ömer İrdelp’e “Aleyküm esselam” diyerek komaya girer. Bu son sözünden 30 saat 5 dakika sonra bu dünyayı terk edecektir.

10 Kasım 1938
10 Kasım saat 9.05’te gerçekleşen vefat olayı sekiz hekimin imzasını taşıyan detaylı bir raporla saptanır.
Ertesi gün yeni bir rapor düzenlenir. Raporda şu ifadeler yer alır:
“10 Kasım 1938 gününde düzenlenen büyük raporda belirtildiği gibi Atatürk’ün vefatının sebebi kronik karaciğer hastalığı olup siroz asidojen doğal seyrinde devam ederek karaciğerin büyük yetersizliğine bağlı derin koma ile meydana geldiği ittifakla tespit edilmiş ve durum hastalığın ilk gününden beri bu tanı gerek sürekli izleyen ve gerek milli ve yabancı konsültan hekimlerin bile tanılarına uygun olması ve hastalığın 11 aya yakın süren seyri de bunu kanıtlamış ve arada herhangi bir hastalıkla karışmasına ait laboratuar bir bulgu görülmemiş olduğundan ve bu sebeple meydana gelen ölümün sebebi de en ufak bir tereddüt ve şüphe kalmamış olduğundan bir otopsi girişiminin tamamen lüzumsuz ve faydasız olduğu kanaati oluşmuş ve defninde hiçbir bilimsel sakınca kalmamıştır.”
Milletine Işık Tutan Miras
Atatürk’ün kendi ifadesiyle “naçiz vücudu” artık milletinden ayrılmıştır.
Ayrılmayacak olan ise aşağıdaki sözlerinde vurguladığı milletine ışık tutan mirasıdır.
“İki Mustafa Kemal vardır. Biri karşınızda oturan ben; et ve kemik, fani Mustafa Kemal. İkinci bir Mustafa Kemal daha var, onu ‘ben’ kelimesiyle ifade edemem. O ben değil, bizdir. O, burada oturan sizler, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve yeni ülkü için uğraşan aydın ve mücahit zümredir. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüs ettiklerim, onların hasret duyduklarını tatmin içindir. O Mustafa Kemal bütün bir aydın ve mücahit zümrenin temsilcisidir. Fani olmayan, yaşaması ve muvaffak olması mukadder olan Mustafa Kemal odur.”
Mustafa Kemal Atatürk’ü saygıyla, hasretle, minnetle ve tükenmez bir sevgiyle anıyoruz…
Kaynaklar:
1-Savaşta ve Barışta Kemal Atatürk; Hikmet Özdemir, Doğan Kitap
2-Sağlık Sorunlarıyla da Savaşan Atatürk; Gürbüz Erdoğan, Gufo Yayınları
3-10 Kasım Günlüğü; Bilal Şimşir, Bilgi Yayınevi
