''Dalgalandım da Duruldum''
Prof. Dr. Sibel Çakır ile Duygudurum, Bipolar Bozukluk, Stigma ve Denge Üzerine

Hayat bazen dalgalanır, bazen durulur; ancak bu dalgalar fırtınaya dönüştüğünde ne yapmalı?
Prof. Dr. Sibel Çakır ile yeni kitabı “Dalgalandım da Duruldum” vesilesiyle gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; bipolar bozukluğun belirtilerini, doğru bilinen yanlışları, stigma ile mücadeleyi ve herkes için farklı bir anlam taşıyan “denge” kavramını konuştuk.
Sizi tanımayanlar için önce kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde psikiyatri ihtisasına başladım. Üniversitedeki ihtisas yıllarım bittikten sonra bir süre ABD’de araştırmacı olarak çalıştım. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesine geri dönerek akademik kariyerime orada devam ettim; 2018 yılına kadar uzman hekim, doçent ve profesör kadrolarında çalıştım.
2018'den sonra bir buçuk yıl kadar Fransız Lape Hastanesinin medikal direktörlüğünü yaptım. Üniversiteyi özlediğimi fark ederek üniversiteden ve akademik ortamdan çok da uzun süre ayrı kalmamam gerektiğini anlamam üzerine Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesinde tekrar akademisyen olarak çalışmaya başladım. Bunun yanında klinisyen olarak serbest hekimlik yapıyorum.

Özellikle çalıştığınız alanlar arasında duygudurum bozukluğu, bipolar ve hatta geriatrik psikiyatri bulunuyor. Buradan hareketle bize bipolar bozukluğu tanımlar mısınız?
Bipolar bozukluk aslında duygu durum bozuklukları şemsiyesinin altında en çok bilinenidir. Kişilerin duygudurumlarında; hayatlarını, fiziksel sağlıklarını, sosyal ve mesleki işlevselliklerini ciddi biçimde etkileyecek tekrarlayan dönemler yaşamasıdır.
Genellikle ergenlik ve genç erişkinlik yaşlarında, yani 18-20 yaşlarında başlar. Danışanların %20'sinde daha erken, yani ileri çocukluk yaşlarında da başlayabilir; ancak çoğunlukla depresyonlarla başlama eğilimindedir.
Dikkat eksikliği, hiperaktivite, ergenlik sorunları, depresyon, anksiyete gibi diğer psikiyatrik tanılarla karışabilen, hatta uzun yıllar tanı alamayan bir tablodur. Bu nedenle bazen yanlışlıkla diğer tanılar gibi tedavi edilmeye çalışılır ya da birtakım sosyal stres faktörleriyle ilişkilendirilip tıbbi bir sorun olduğu fark edilemeyebilir. Bu dönemin depresyonları üniversite sınavlarının zorluğu, akran zorbalığı, gençlik bunalımı gibi sosyal konulara bağlanır. Oysa bu aslında nörobiyolojik bir sorun, hatta bipolar bozukluğun başlangıcı olabilir.
İsmine “bipolar” (iki uçlu) bozukluk denmesinin nedeni, bu sorunu yaşayan kişilerin iki uç durumu yaşamasıdır. Bir uçta tekrarlayan depresyonlar, diğer uçta ise depresyonun tam tersi olan; duyguların çok coşkun, yüksek, gergin veya öfkeli olduğu, düşüncelerin hızlandığı, dürtüsel ve kontrolsüz davranışların arttığı, uykunun azaldığı “mani” dönemleri yer alır. Bazen belirtiler gün içinde bile değişebilir; ancak ataklar arasında uzun iyilik dönemleri de mümkündür. Tedaviyle ve ara dönemlerde kişiler günlük yaşamda tamamen normal performans gösteren, dengede, çalışkan, üreten, sosyal ilişkilerini iyi yöneten bireyler olabilirler; ancak ataklar çok yıkıcı, ızdırap verici ve kişilerin yaşamlarını derinden etkileyen dönemlerdir.
Yeni kitabınız Dalgalandım da Duruldum tekrar hayırlı olsun. Bipolar bozukluğu ve belirtilerini tanımladınız. Peki bu durum bireylerin yaşamını tam olarak nasıl etkiliyor? Uzun iyilik halleri de olduğu için tanı koymak zorlaşıyor muhtemelen. Sizin gözlemleriniz üzerinden bu etkiyi nasıl tanımlarsınız?
Bu durum sadece kişilerin hayatlarını değil, yakın çevresinin, ailesinin ve iş ortamının yaşamını da etkiliyor. Depresyon dönemlerinde kişiler isteksiz, keyifsiz, enerjisiz, motivasyonsuz, dalgın ve unutkan oluyorlar, düşünceleri yavaşlıyor. Kişinin iş üretmesi, kavraması, mesleki ve sosyal performansı bozuluyor. İştah değişiklikleri, uyku problemleri gibi fiziksel sorunlar da ortaya çıkabiliyor. Sürekli stres hormonu salgılandığı için diyabet, kalp hastalıkları gibi strese bağlı hastalıklar tetiklenebiliyor.
Mani dönemleri ise daha yıkıcı, kendine zarar verebiliyor. Toplumsal ve sosyal ortamlarda kişinin kontrolsüz davranışları ilişkilerini etkileyebiliyor. O dönemde yapılan riskli davranışlar daha sonra maddi ve manevi telafi edilmesi zor sonuçlar doğurabiliyor.
Bazı çalışanların işlerinde yaptıkları önemli hatalar sonrasında bipolar oldukları için işlerine son verildiği gibi hikâyeler duyuyoruz. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?
Eminim o çalışanın çok yüksek performans gösterdiği ve çok beğenildiği dönemler de olmuştur. Beyaz yakalılar arasında şöyle bir durum var: Bu kişiler genellikle akıllı ve çalışkan insanlar. Bir taraftan şirketler tarafından "gaz verilerek", yüksek beklentilerle stres altında başarılı olmaları için ittiriliyor, teşvik ediliyorlar. Az uyuyup, ofiste uzun saatler geçirip, performans dönemlerinde bir nevi doping; çok sayıda kahve, enerji içeceği ya da başka uyarıcılar içerek çalışıyorlar.
Eğer zeminde biyolojik bir yatkınlık varsa; bütün o stres, uyarıcılar ve bazen de o stresli günlerde kullanımı yaygınlaşan esrar gibi maddeler durumu tetikleyebiliyor. Esrar kullanımı sanki organik, masum bir kişisel yardım aracı gibi görülse de ilk mani atağını tetikleyebiliyor. Amfetamin, kokain ve kontrolsüz antidepresanlar da. İş yerinin "Sen süpersin, harika pozisyonlara geleceksin" diyerek ittirdiği genç insanları, böyle bir atak sonrası aniden kapının önüne koyduğuna epey şahit oldum.
İş yerleri bu konuda maalesef biraz iki yüzlü ve bilgisiz, duyarsız davranabiliyor. Sorun karşısında hemen vazgeçen, bencilce bir tavır sergileyebiliyorlar. Oysa o kişi, üç-dört ay sonra tedaviyle pırıl pırıl eski haline dönebilir. Tedaviyle düzelen bir durum bu. Ancak iş yerinin yarattığı güvensizlik, yıkım ve "bu zaten böyle dengesiz " şeklindeki damgalayıcı tavır, kişinin iyileşme sürecini ve topluma dönüşünü çok daha zorlaştırıyor.

Tam da buradan damgalama (stigma) konusuna gelelim. Toplumumuzda ruhsal sorunlara karşı ciddi bir önyargı var. Bu damgalamaları azaltmaya yönelik önerileriniz nelerdir? Kilit mesele dilin doğru kullanılması mıdır?
Dilin doğru kullanılması tabii ki önemli; ama bu çok paydaşlı bir çaba ve farkındalık gerektiriyor. Biz toplum olarak damgalamaya yatkınız. Eskiden Türk toplumunun daha hoşgörülü ve şefkatli olduğu söylenirken günümüz koşullarında maalesef farklılıklara karşı kapsayıcı değiliz.
Tehdit algısı arttıkça toplum; herkesin birbirine benzediği, zararsız, “risksiz”, öngörülebilir, prototip insanların olmasını istiyor. Bu, robotlarla yaşamak gibi bir arzu. Oysa dünya böyle bir yer değil. Toplumun insanları kontrol etme çabası, tek tipleşme arzusu damgalamayı kolaylaştırıyor. Sadece ruhsal hastalıklar değil; yaşlılar, engelliler, azınlıklar, göçmenler, LGBT topluluğu ve ergenler, gençler de damgalanıyor.
Psikiyatrik hastalıklar hayatın zorlu bir döneminde geçici bir sendeleme şeklinde olabilir ve tedaviyle düzelir; ancak genç erişkinlik gibi geleceğin şekillendiği kritik bir yaşam döneminde karşılaşılan bu damgalayıcı tavır çok yıpratıcı, iz bırakıcı oluyor.
“Çok paydaşlı” bir çabadan bahsettiniz. Burada STK'lar, eğitimciler ve okullar da devreye giriyor, öyle değil mi?
Kesinlikle, okullar çok önemli. Örneğin akran zorbalığı... Çok başarılı, titiz, akıllı, farklı yetenekleri olan çocuklar da “sınıf ortalamasını bozdukları” için zorbalığa uğrayabiliyor. Ya da biraz kilolu, biraz sessiz, ortalamanın dışında özellikleri olanlar dışlanabiliyor. Ortalama çoğunluk, kendilerine benzemeyenleri dışarıda bırakıyor. Bu durum çocuklarda kalıcı kendine ve sosyal ortama güvensizliklere yol açabiliyor.
Bu nedenle eğitim ayağı çok kritik. Ailelerin bilinçlenmesi, öğretmenlerin eğitimi, üniversitelerde, hatta lise düzeyinde bu konuların ders olarak işlenmesi gerekiyor. Bu sadece sağlık sektörünün değil, her bireyin vatandaşlık görevidir.
ABD’de Silikon Vadisi'ne neden dünyanın en akıllı insanları gidiyor? Çünkü içlerinde “çılgın” tipler; kendi toplumlarında ortalamanın içinde barınamayan, damgalanan, sıra dışı zihinler de var. Onlara üretmeleri için yargılanmayacakları, farklılıklarıyla beslenecekleri bir ortam sunuluyor. Bizim de toplumların önünü açan, farklı, öncü projeler geliştiren sıra dışı kişilere uygun zemin oluşturmamız gerekiyor, yoksa sonumuz iyi değil.
Duygudurum bozukluklarında tanı konulma süreci hakkında bilgi alabilir miyiz? Kişi kendinde ya da yakın çevresinde hangi değişimleri fark ettiğinde yardım istemeli?
Duyguları tanımak, toplumsal farkındalık ve yardım istemek çok önemli. Bazen kişiler yıllarca psikoterapiye gitmiş olsa da nörobiyolojik bir sorun olduğu fark edilmeyip hekime yönlendirilmeyebiliyorlar. Ya da hekim yani tanı koyan uzman kişi, mutlaka ilaçla tedavi eder şeklinde önyargılar olabiliyor. Devlet kurumlarında ise muayene sürelerinin çok kısa olması doğru teşhisi zorlaştırıyor. Ruh sağlığı alanında çalışan tüm profesyonellerin eğitimi ve denetimi konusundaki boşluklar da bazen bu atlamalara neden olabiliyor.
Bipolar bozukluk, kapı aralığından değişik yüzlerini gösteren bir ruhsal sorun. Bazen sadece depresyonla gelir ve kişi bunu “İşsizdim, sevgilimden ayrılmıştım ” gibi stres faktörlerine bağlar. Ağır depresyon veya gerçeklik algısının koptuğu “psikoz” durumları (hezeyanlar, paranoya) olmadıkça fark edilmesi zor olabilir. Ayrıca anksiyete, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve sınır (borderline) kişilik bozukluğu ile çok sık karışır. Net bir mani tablosu görülmedikçe hastalara yıllarca başka tanılar konulabilir.
Şu an toplumumuzda bu konuyla ilgili farkındalık ne durumda?
Mesleğe başladığım yıllara göre çok daha iyi. Sosyal medyanın, Bipolar Yaşam Derneği, Lityum Derneği gibi hasta hakları derneklerinin ve diğer kurumların çalışmaları, kampanyalar, sağlık okuryazarlığının artması sayesinde bilgiye ulaşım kolaylaştı; ancak hâlâ çok fazla “kirli bilgi” de dolaşıyor. Doğru bilgiyi yaymak hepimizin görevi.
Bipolar bozukluk tedavi edilebilir mi? Güncel tedavi opsiyonları nelerdir?
Tedavide iki temel basamak vardır. Birincisi “Akut Dönem Tedavisi”, ki atak dönemini bastırmak ve kişinin zarar görmesini engellemektir. Mani döneminde kişi atak döneminde olduğunun farkında olmayabilir ve tedaviye direnç gösterebilir. Bu dönemde riskli davranışları ve depresyondaki intihar riskini önlemek hayati önem taşır.
İkincisi ise “Koruyucu Tedavi”. Bipolar bozukluk atakları önlenebilir. Yeni bir atak gelmesini engelleyen, genellikle yaşam boyu süren koruyucu tedaviler mevcuttur. Bu sayede kişiler ataklar arasında sağlıklı ve dengede bir yaşam sürebilirler.
Kitabınız "Dalgalandım da Duruldum" yayımlandıktan sonra nasıl tepkiler aldınız?
Kitap; hastalar, hasta yakınları, ruh sağlığı profesyonelleri, öğretmenler ve konuya ilgi duyan geniş bir kitleyi hedefledi. Amacı, duygudurumu, bipolar bozukluğu başlangıcından tedavisine kadar süreci sade bir dille anlatan bir rehber olmaktı.
Geri dönüşler çok olumlu. Özellikle hasta yakınlarından aradıkları kılavuzu bulduklarına dair bazen hüzünlü, bazen umut dolu mesajlar alıyorum. Hastalığı kafalarındaki korkutucu, fantastik yerlerden çıkarıp bunun doğru tedaviyle yönetilebilir bir durum olduğunu gördüklerinde cesaretleniyorlar.
"Dalgalanmak" ve "Durulmak" kavramlarını mesleki gözleminizle birleştirirsek insan hangi durumlarda içsel dengeyi sağlayabilir?
Bütün dalgaları durdurmaya çalışmak mantıklı değildir. Dalgalar bazen yaşamsal enerjiyi, yaratımı, üretimi ve güzel olayları da getirir. Sorun, dalgaların fırtınaya dönüşüp kişinin ayakta durmasını zorlaştırmasıdır. Yoksa hayat boyu dalgalanmaya ihtiyacımız var; dünya, ekonomi, biyolojimiz, her şey dalgalanır.
Tamamen durgun bir hayat çok renksiz olabilir. Tedaviyle ağır dalgalanmaları dinen bazı danışanlarım hayatı renksiz bulabiliyor; ancak hedefimiz, kişiyi riske sokan fırtınalardan korumak ve dalgaları yönetilebilir, avantaja çevrilebilir hale getirmektir.
Sosyal medyada sıkça gördüğümüz “anda kalalım, sakinleşelim” telkinlerini nasıl yorumluyorsunuz? Bunların bilimsel bir temeli var mı yoksa sadece bir trend mi?
Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) kavramından bahsediyorsunuz, ki bilimsel temelleri ve kanıtlanmış faydaları var. Ancak bunu ezbere bir “sakinleşelim, duralım ” sloganı yerine, bir hayat felsefesi veya tedavinin bir parçası, diğer sağlıksız koşulları da gidermenin uzantısı olarak özümsemek gerekir.
Kime, ne zaman ve hangi bağlamda uygulanacağı önemlidir. Tıpkı vitamin eksikliği olan birine vitamin vermek gerekirken herkesin avuç avuç ezbere takviyeler almasının anlamsız olması gibi... Her sorunu aynı yöntemle çözmeye çalışmak, elinde çekiç olan kişinin, her gördüğünü çivi sanmasına benzer. Önce sorunu ve bağlamı analiz etmek gerekir.
Son olarak, sizin ve pek çok uzmanın kullandığı kilit kelime “denge”. Sağlıklı bir denge diye bir şey var mı? Varsa bunu nasıl tanımlıyorsunuz?
Denge, kişiye özel tanımlanması gereken bir kavramdır. Birinin dengesi sizin için baş döndürücü bir kaos gibi görünebilir. O kişinin genetik kodları, fiziksel sağlığı, mesleği, sosyal ortamı, kişilik özellikleri farklıdır. Örneğin DEHB'si olan birinin dengedeki hali dışarıdan dengesiz görünebilir.
Tıpkı uyku ihtiyacı gibi; kimi 4 saat uykuyla dengededir, kimi 10 saat uyumadan kendine gelemez. Herkes için geçerli tek bir “denge” tanımı yapmak gerçekçi değildir. Önemli olan kişinin üretken olması, hayattan haz alması, kendini gerçekleştirmesi ve mental-bedensel sağlığını koruyabilmesidir.
Bireyi baz alıp ona özel bir formül çıkarmak gerekir. Kimi insan üç arkadaşıyla mutludur, kimi on arkadaşı varken yalnız hisseder. Ruhsal ve fiziksel ihtiyaçlarımız parmak izimiz gibi farklıdır. Bu yüzden “normaller” üzerinden genel bir denge tanımı yapmak doğru olmaz.
Bu keyifli röportaj ve paylaştığınız değerli bilgiler için çok teşekkür ederiz.

.jpg)