Takvim ve Zaman
Bir Doğadan Uzaklaşma Hikâyesi

Modern şehir yaşamı zamanı ve mekânı etkili kullanmaya dayanır.
İnsanoğlunun zaman ile ilişkisinin niteliğini tarih boyunca kullandığı takvimler belirlemiştir.
Takvimlerin iki temel işlevi vardır: Zamanı düzene koymak ve ölçmek.
Zamanı düzene koymak demek, bir yaşam ve bayram çerçevesi oluşturmak, iş ve tatil günlerini belirlemek, gelenekleri sabitlemek ve böylelikle bir toplumun üyeleri arasında simgesel bir bağlantı kurmak demektir. Her toplumun kendi kimliğini açığa vuran bir takvimi vardır.
Zamanı ölçmek ise yılın, ayın, ara dönemlerin uzunluğunu olabilecek en nesnel yaklaşımla belirlemek ve bunları doğrulamak demektir. Bir başka deyişle seçili zamansal yasalardan oluşmuş bir düzen sağlamak ve o düzeni korumak demektir.
Tarih ve takvim nereden başlar?
Günümüzde tarihçiler “tarih”i yazının bulunuşuyla başlatır. Oysa bu her zaman böyle olmamıştır. Yahudiler Yaratılış’ın başlangıcını (MS 9. yüzyılda oluşturulan takvime göre MÖ 3761), Eski Yunanlılar olimpiyat oyunlarının başlangıcını (MÖ 776), Romalılar Roma’nın kuruluşunu (MÖ 753), Hıristiyanlar Hz. İsa’nın doğumunu, Müslümanlar Hz. Muhammed’in Hicret’ini (MS 622), Fransız devrimcileri -1805’te Napolyon ilga edene kadar- 22 Eylül 1793’te başlayan Devrim Takvimi’ni tarihin başlangıç noktası olarak kabul etmişlerdir.
İsa’nın doğumunun, yani Miladın tarihin başı kabul edilmesi İsa’dan çok sonra gündeme gelmiş, Roma Kilisesi’nin çalışmaları sonucunda doğumun Roma takviminin 754. yılına denk geldiği sonucuna varılmıştır.
Hicret’in tarihin başlangıcı olması ise Hz. Muhammed’in peygamberliğinin başlangıç gününün tam olarak tespit edilememesi nedeniyle kabul edilmiştir. Hicret’in 17. yılında Halife Ömer zamanında Hicri takvim kullanımı başlamıştır.
Osmanlılar 1790 yılına kadar Hicri takvim (Ay takvimi) kullanmış, o yıl mali işlerde Rumi takvimi (Güneş takvimi) geçerli kabul ederek yılbaşını Mart olarak kabul etmişlerdir. Hicri takvimde bir yıl 355 günken Rumi takvimde bir yılın 365 gün olması devlet maliyesi açısından kârlı bulunmuştur. 1840’ta Rumi takvim maliyenin tek takvimi haline gelmiş, 1917’de yapılan düzenlemeyle Rumi takvim ile Gregoryen takvim arasındaki gün uyumsuzluğu ortadan kaldırılmıştır.
Cumhuriyet döneminde 1925 yılında çıkarılan kanunla Miladi takvim kabul edilmiş, mali yılbaşı ise 1983’e kadar 1 Mart olarak kalmıştır.

Gökcisimlerinin devinimleri birbiriyle bağdaşmaz
Bütün takvimler gökcisimlerinin devinimlerinin gözlemlenmesine dayanır ve yasalarını herkesin anlayabileceği doğal bir dönüşü temel alır. Üç dönüş bu konuda kaynak oluşturur: Günün uzunluğunu ortaya koyan Dünya’nın kendi çevresinde dönüşü, Ay’ın Dünya çevresinde dönüşü (kavuşum ayı) ve yılın uzunluğunu ortaya koyan Dünya’nın Güneş çevresinde dönüşü.
Ne var ki bu üç dönüş takvim hazırlarken bazı sorunlara yol açar. Aralarında matematiğe dayalı basit bir ilişki yoktur ve süreleri değişkendir.
Yıldız yılı Güneş’in belli bir yıldız karşısına art arda gelişi arasındaki zamanın hesaplanmasına dayanır. 365 gün 6 saat 6 dakika 9,54 saniye sürer. Mevsim yılı ise Dünya’nın Güneş’in çevresindeki dönüşünü temsil eder, iki bahar ılımı arasındaki zaman dilimidir. Günümüzde ortalama 365 gün 5 saat 48 dakika 45,96 saniye sürer ama Dünya’nın dönüşü giderek yavaşladığından mevsim yılı her bin yılda bir beş saniye düzenli olarak kısalır, bu da çok uzun vadede düzenli bir takvim oluşturmayı olanaksız kılar.
Ay çevriminde iki yeniay arasındaki, yani Güneş’le Ay’ın iki kavuşumu arasındaki süre de bir o kadar karmaşıktır. Ortalama 29 gün 12 saat 44 dakika 3 saniye sürer; ama uzunluğu çok esnektir. 29 gün 6 saatten 29 gün 20 saate kadar değişebilir. Bir kavuşum ayı ya da bir yıl günlerin tam sayısını vermez.
Oysa bir takvimin herkes tarafından kullanılabilmesi için zamanı göksel çevrimlerde bulunmayan basit birimlere, tam günlere bölmek zorunludur. Bir takvim yapmaya çalışan bütün toplumlar bu güçlükle karşı karşıya kalmıştır.

Ay takvimleri
İlk takvimler Ay’ı temel almıştır; çünkü Ay’ın çevrimini gözlemlemek kolaydır. Mezopotamya’da, Mısır’da, Yunanistan’da, Roma’da, Çin’de öncelikle ay takvimi kullanılmıştır. Mezopotamya’da Ay tanrısı Sin, Güneş tanrısı Şamaş’ın babasıydı.
Günümüzde en çok bilinen Ay takvimi Hicri takvimdir. 634 yılında yürürlüğe girmiştir. 30 ve 29 gün çeken 12 aydan oluşur. Son ayın süresi değişkendir, 29 veya 30 gün çeker, bunun nedeni Ay’ın hareketlerine olabildiğince uyum göstermektir. Bu sistemde Ay yılları 30 yıllık bir çevrimde ele alınır. 19 yıl, yani normal yıllar 354 gün; 11 yıl, yani artık yıllar 355 gün çeker. Müslüman yılının Güneş yılına oranla 11 ya da 12 gün kısa olması nedeniyle aylar her yıl mevsimlere göre geriler. Hicri takvim ile Gregoryen takvim arasında 34 yılda bir uyum sağlanır.
Hicri takvim gibi Ay takvimleri göçmen topluluklar ve geçimlerini denizden sağlayanlar tarafından kullanılır; ama çiftçilere zorluk çıkarır, çünkü mevsimlerle eşzamanlı ilerlemez. İşte bu yüzden kimi toplumlar sistemli biçimde artık aylar ekleyerek Ay takvimlerini Güneş takvimine göre düzenlemeye çalışmışlardır. Böyle olunca onların takvimleri hem Ay’ı hem Güneş’i esas almıştır.
Güneş takvimleri
Güneş takvimleri yıllık zaman açısından sıkı bir düzen gerektiren tarım işleri için zorunludur. Tarım topluluklarında ekinleri mevsimlerle uyumlu hale getirebilmek, öngörülen yağışlara göre ekim yapmak, iki hasat arası besin rezervlerini idareli kullanmak gerekir.
Maya ve Mısır takvimleri bilinen en eski Güneş takvimleridir.

En büyük takvim birimi
Takvim parçalarının en büyüğü olan “yıl” eksiksiz bir döngü oluşturur. Birbiri ardına yaşanan mevsimsel olaylar ve kutsal günler tam bir döngü oluşturduktan sonra belirli bir düzene göre kendilerini tekrar etmeye başlarlar.
Her toplum bu döngünün başlangıcını belirler ve bu başlangıç ortak yaşam için önemli bir eşik oluşturur.
Eski toplumlarda insanlar gökcisimlerinin deviniminin düzeninden, bugün bizim olduğumuz kadar emin değillerdi. Her yeni yılda yeni yılın yaratımına büyü yaparak “yardım etmeleri” gerekiyordu.
Yenilenme törenleri yılın sonunu getirmeye yarıyordu. Bir başlangıcın olabilmesi için öncelikle bir son gerekiyordu. Kimi zaman yılın sonu bir düzensizlik süreciyle geliyordu. Örneğin Roma’da Aralık ayında Satürn şenlikleri sınır tanımıyordu; yasalar değiştiriliyor, köleler efendilerin yerine geçiyordu.
Anadolu’da, Çin’de, Japonya’da yılın değişim süreci 12 günlük bir dönem oluşturuyordu, sanki gelecek yılın 12 ayının sıkıştırılmış bir örneğiydi bu. Fransa’da köylüler 12 aydan her birinin zamanını 12 güne göre belirliyorlardı. Çok yaygın olan bu 12 günlük dönem, Güneş yılı ile Ay yılı arasındaki farka denk düşüyor olabilir, yani geleneksel Ay takvimlerinin tarım takvimi olan Güneş takvimine göre zorunlu olarak ayarlanmasını simgeliyor olabilir.

Doğu ve Batı’nın ortak ürünü
MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in fetihleri Akdeniz’de bir kültür devrimine yol açmıştır. Makedonyalıların Yakın Doğu uygarlıklarıyla ilişkiye girmesiyle iki 12 saatten oluşan gün ve hafta gibi takvim bölümleri yaygınlaşmıştır. Daha sonra Sezar’ın Mısır yolculuğu ve İskenderiyeli bilginlerle bağlantı kurması kendisini Roma’da bir Güneş takvimi hazırlamaya iter.
Günümüzde kullanılan takvim bu gelişmelerin ürünüdür: Roma’dan gelir; ama kökenleri Mezopotamya, İskenderiye ve Kudüs’tedir.
İlk başlarda çiftçilere kolaylık olsun diye kullanılmaya başlanan bu takvim, toplumun şehirleşmesiyle birlikte resmi ve karmaşık bir hale bürünür.
Roma Cumhuriyeti takvimi
Roma Cumhuriyeti’nde yeni yıl MÖ 153’ten beri 1 Ocak’ta başlıyordu. Bu tarihte konsüller göreve başlıyordu. Yıl 355 gündü, 12 aya bölünmüştü. İki yılda bir, bir yüksek rahipler kurulu Güneş yılı ile Ay yılını uyuşturmak için artık bir ay ekliyordu.
Yılın ilk ayları tanrıların adlarını taşıyordu. Örneğin Ocak (Janvier) başlangıçlar tanrısı, iki yüzü olan, biri geride kalmış yıla, diğeri yeni yıla bakan tanrı Janus’un ayıydı. Günler uğurlu (halkın çalışmasına izin verilen) ya da uğursuz (çalışmaya izin verilmeyen) olabiliyordu. Uğursuz günler arasında halk eğlenceleri (festi’ler) gerçekleşiyordu.
Sezar takvimde reform yapıyor
MÖ 46 yılında Roma’da takvim büyük ölçüde bozulmuş durumdadır; çünkü yüksek papazlar hataya düşüp yılları istedikleri gibi belirlemişler ve yasal yıl ile mevsimler arasında üç aylık bir fark ortaya çıkmıştır. Bu dönemde gücü elinde bulunduran Julius Sezar takvimde reform yapmaya karar verir. Egemenliğini kalıcı temellere oturtmak, sağlam bir imparatorluk kurmak istemektedir. Takvim reformu, egemenlik altına alınan tüm halkların zamanı aynı şekilde hesaplamalarını sağlamak zorundadır.
İskenderiyeli gökbilimci Sosigenes’in tavsiyelerine uyan Sezar bir Güneş takvimi hazırlatır. O zamanlar güneş yılının süresi 365 ve bir çeyrek gün olarak tahmin edilmektedir. Sezar buna dört yıllık bir çevrim ekler. İlk üç yıl 365 gün, dördüncü yıl 366 gün çekecektir. Artık gün şubat ayına eklenir. Aylar 30 veya 31 gün çekerken yalnızca şubat ayı 28 veya 29 gün çeker. Sezar yeni uygulamayı teşvik etmek adına takvime uğurlu günler ekletir.
Roma sonunda etkili bir araca kavuşmuştur. Bu yeni takvim apaçıktır, herkesçe anlaşılabilir ve gelecek etkinliklerin öngörülüp düzenlenmesini sağlar. Papazlar artık ay ekleyemez olur, böylece papazların zaman üstündeki iktidarı zayıflar.
Julius Sezar’ın takvim düzenlemesiyle elde ettiği gücü şu anekdot güzel anlatır:
4 Ocak MÖ 45’te Roma’da bir kişi Cicero’ya ertesi gün Lyra takımyıldızının yükseleceğini söyler. Cicero’nun yanıtı iğneleyicidir: “Kesinlikle yükselir; çünkü O (Sezar) emir verdi”
Bu reformla birlikte Julius Sezar sağlam bir zamansal yapı yaratmıştır. Onun yarattığı Jülyen takvim 1582’ye kadar yürürlükte kalır.
MÖ 44 yılında Sezar’ın onuruna quintilis ayı julius (Temmuz) adını alır. Daha sonra MÖ 8’de sextilis ayı da İmparator Augustus onuruna augustus (Ağustos) olur.
Hıristiyanlık takvime el atıyor
4. yüzyıldan başlayarak Kilise, Jülyen takvime el atarak onu kendine mal etmeye başlar. Roma törenleri yerine Hıristiyan törenlerini koyup kendi anma günlerini ve kültürünü benimsetme çabasına girişir. Hıristiyan takvimi iki büyük yortuyla yapılandırılır: Noel ve Paskalya.
Hıristiyanlığı benimseyen İmparator Konstantin bu çabalara büyük destek verir. Önceleri Hıristiyanlar Yahudi takviminden yararlanmak isterler. Zamanı yedi günlük hafta denen bölümlere ayırma düşüncesini onlardan alırlar. Çevrimin bir gününü Tanrı’ya adama düşüncesini de korurlar; ama tartışmalar sonucunda Sebt gününün ertesini tercih ederler çünkü Hz. İsa o gün dirilmiştir. Yahudilik Sebt gününün dini olduğuna göre Hıristiyanlık da Pazar gününün dini olacaktır. Roma İmparatorluğu yavaş yavaş Tanrı’ya ayrılacak dinlenme günü düşüncesini benimsemeye başlar, o gün hep birlikte kiliseye gidilecektir. 321 yılında İmparator Konstantin kentlerde pazar günü çalışılmasını yasaklar.

Gregoryen reform
16. yüzyıla gelindiğinde yılın gerçek süresiyle yapılan hesap arasındaki fark 11 güne ulaşır. Paskalya pazarı gittikçe mevsimin daha ileri ve sıcak günlerine denk gelmektedir.
1582 yılında Papa XIII. Gregorius reform meselesini ele almak üzere bir komisyon kurar. Tartışmalar sonucunda radikal bir hamle yapılır ve tek seferde takvimden 10 gün atılmasına karar verilir. Gregorius yayımladığı ferman ile o yıl 4 Ekim’den sonraki günün 15 Ekim olacağını ilan edere. Reformun ikinci adımı artık yıl kuralını değiştirmek olur. Yeni bir fermanla sadece 400’e bölünebilen yüzyılların artık yıl kabul edileceği ilan edilir. Yani MS 1600 ve 2000 artık yıl olabilirken 1700, 1800 ve 1900 artık yıl olamaz. Jülyen artık yıl sistemindeki açığı ciddi şekilde azaltan bu değişiklik sayesinde insan yapımı yıl döngüsü ile mevsim yılı arasındaki fark 3.300 yılda 1 güne iner.
Tüm Katolik kiliseleri Gregoryen reformu anında benimserken Protestan ve Ortodoks ülkelerde katı bir direniş olur. Johannes Kepler, “Protestanlar Papa’ya uymaktansa Güneş’e uymamayı yeğlerler” der.
Gregoryen takvimi Büyük Britanya 1752 yılında, Rusya 1918’de, Yunanistan 1924’te kabul eder.
Gregoryen reformdan bu yana takvimde en büyük değişim girişimi Fransa’da olur; ama başarısızlıkla sonuçlanır.
18. yüzyıl sonunda gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yapılan takvim reformu, doğadaki zaman makinesine duyulan hayranlıktan kaynaklanıyordu. Geleneksel takvim sistemini ortadan kaldırarak geçmişle ve dini referanslarla bağı koparmak için bütün zaman birimleri yeni ve tek tip birimlerle değiştirildi. Milat olarak 1792 kabul edildi. Ne var ki devrim hükümetinin ilerleme adı altında yeni bir seküler ritim dayatma girişimi, dine aykırı olduğu gibi insanlara da kabul edemeyecekleri kadar ani ve kafa karıştırıcı geldi. Devrim takviminin ilanından sadece 14 yıl sonra, 1806’da Fransız devrim çağını bitiren Napolyon, Gregoryen takvimi yeniden yürürlüğe koydu.
Papa Gregorius’un döneminden beri Gregoryen takvimde bazı küçük düzeltmeler yapıldı. Son olarak 1923 yılında İstanbul’da düzenlenen bir Ortodoks kongresinde kalanı 200 veya 600 olmak şartıyla 900’e bölünebilen yüzyılların artık yıl olması benimsendi. Böylece elde edilen takvim 44 bin yılda 1 günlük bir sapma gösterecekti.
Avrupa’nın 17. yüzyıldan itibaren izlediği yayılmacı politika ve elde ettiği kültürel hegemonya Gregoryen takvimin zaman içinde tüm dünyada tanınıp benimsenmesine yol açtı, takvim dinsel bağlamından koparak uluslararası ve ekonomik ilişkiler açısından dünyanın zaman çerçevesine dönüştü.

Günümüzün paradoksu
Batı dünyasının hayatı düzenlemek için olabilecek en kesin şekilde gelecek tarihleri belirlemeyi sağlayacak bir yapay çerçeve oluşturma çabası yirmi beş yüzyıldan uzun sürdü. Bu süreçte gökbilimsel sorunları çözmenin yanı sıra dini ve siyasal kaygılar da giderilmek durumunda kalındı.
Yüzyıllar geçip zaman ilerledikçe takvimler giderek daha soyut ve karmaşık bir hal aldı. Yapılan her düzeltme bizi doğadan daha fazla uzaklaştırdı.
Teknolojinin gelişimiyle birlikte zamanı işaretleme yöntemimizi doğadan kopardık ve bu süreçte doğada yaşanan olaylarla bağımızı yitirmiş olduk.
Günümüz şehir insanı ısıtma araçları sayesinde kışı, aydınlatma araçları sayesinde geceyi yeterince duyumsamıyor.
Dört mevsim eskisi kadar önemli değil; çünkü okullar için bir “sömestr”, şirketler için bir “quarter” (çeyrek yıl), kurumlar için bir “yarıyıl” daha değerli ve şehirli insan bunlara uyumlanmak durumunda.
Takvim Arapçada “düzeltmek, yoluna koymak” anlamına gelir. Biz masalarımızdan ve duvarlarımızdan o takvimleri kaldırarak farkında olmadan hayatımızı düzeltmekten vazgeçtik.
Belki de duvardaki saatli maarif takviminden her gün bir yaprak koparmadığımız için geçen zamanın değerini yeterince bilmiyoruz. Dijital takvimlerimiz var; ama onlar bize sadece toplantılarımızı hatırlatıyor.
Sadece doğayla değil, birbirimizle de bağımız zayıfladı. Milli ve dini bayramların “coşkusu” çok eskilerde kaldı, o günler artık çalışan şehir insanı için kısa birer tatil molasından fazlası değil.
Bir de bizi yönetenler var, onların takvimi bambaşka. Bugün çocuklarımız karanlıkta okula gitmek zorunda kalıyorsa güneş daha geç doğduğu için değil, bizi yönetenler öyle uygun gördüğü için.
Kalıcı yaz saati uygulamasının başladığı 2016 yılından önce her yıl yaz saati uygulamasıyla ne kadar enerji tasarrufu yapıldığı hesaplanıp açıklanırdı. Şimdi ne soran var, ne de söyleyen; herhalde kimsenin bunlara zamanı yok.
Benzer şekilde bayram tatilimizin 4 gün mü yoksa 9 gün mü olacağına, öğrencilerin ara tatilinin 10 Kasım’a denk gelip gelmemesine, adli tatilin ne zaman başlayıp ne zaman biteceğine doğa olayları değil, bizi yönetenler karar veriyor.
Sonuç olarak modern şehir hayatında hepimiz zamanla yarışan, zamanı yakalamaya çalışan; ama hep bir şeyleri eksik bırakmak zorunda kalan bireylere dönüştük.
Oysa yapmamız gereken zamanla yarışmak değil, onu nasıl kullanacağımızı iyi bilmek.
Bunu yapmak için de zamanı düzene koymak şart.
Yaşasın takvimler!
Kaynaklar:
1-Takvim Zamanın Efendisi midir?, Jacqueline de Bourgoing, Yapı Kredi Yayınları
2-Zamanın Kültürel Tarihi, Anthony Aveni, Ketebe Yayınları
3-Gündelik Hayatımızın Tarihi, Kudret Emiroğlu, Dost Kitabevi
