Derin Okuma Neden Giderek Zorlaşıyor?

Son yıllarda pek çok kişi düzenli okuma yapamamaktan, kitap okurken çabuk sıkılmaktan şikâyetçi. Küçük yaşlardan itibaren okuma alışkanlığı olan kişiler bile eskisi kadar okuyamadıklarını ifade ediyor. Peki bu durumu neyle açıklayabiliriz ve çözümü ne olabilir?
Günümüzün dijital dünyasında, daha iyi veya değerli bir bilginin potansiyel olarak her zaman sadece bir tık uzakta olduğunu düşünme eğilimindeyiz. Sürekli bir sonraki adımın peşinde koşma çabası, uzun vadede dikkat süremizi ve odaklanma becerimizi ciddi şekilde etkileyebiliyor. İşte böyle bir çağda derin okuma az kişinin sahip olduğu kritik bir yetkinlik haline geliyor.
Derin okuma nedir?
Derin okuma, bir metni daha iyi anlamak veya ondan daha fazla keyif almak amacıyla gerçekleştirilen, düşünmeye dayalı, bilinçli okuma sürecidir.
"Derin okuma" kavramı, 1994 yılında Sven Birkerts tarafından The Gutenberg Elegies adlı eserinde ortaya atılmıştır: "Okuma, kontrolümüz altında olduğu için ihtiyaçlarımıza ve ritimlerimize uyarlanabilir. Öznel çağrışım dürtümüze kendimizi kaptırmakta özgürüz; bunun için kullandığım terim derin okumadır, bir kitabın yavaş ve meditatif bir şekilde ele geçirilmesi. Sadece kelimeleri okumayız, onların çevresinde hayatlarımızı hayal ederiz."
Okuryazarlık üzerine yazdıkları kitapta R. Waxler ve M. Hall ise bu kavramı şöyle değerlendiriyor:
"Derin okuma, insanların dikkat becerilerini kullanmasını ve geliştirmesini, düşünceli ve tam olarak farkında olmasını gerektirir... Derin okuma, hepimizin dünyaya ve kendi gelişen hikâyelerimize nasıl bağlı olduğumuzu keşfetmenin bir yolunu sunar. Derinlemesine okuyarak kendi olay örgülerimizin ve hikâyelerimizin başkalarının dili ve sesi aracılığıyla ortaya çıktığını görürüz."
(Robert P. Waxler ve Maureen P. Hall; Okuryazarlığı Dönüştürmek: Okuma ve Yazma Yoluyla Yaşamları Değiştirmek)

Ülkemizde okumaya farklı yaklaşımlar
Dijital dünya ve teknolojiler okuma davranış ve alışkanlıklarımızda önemli değişikliklere yol açıyor. Dijital araçların kullanımı arttıkça basılı malzemenin kullanımında belirgin bir azalma oluyor. Pek çok kişi dijital araçların sunduğu kolaylıklar nedeniyle kitap okumaktan giderek uzaklaşıyor. Anlamlı ve derin okuma deneyimlerimiz azalıyor.
Bu noktada ülkemizde iki ana kitleden bahsetmek mümkün. Öncelikle nüfusumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan ve zaten okuma alışkanlığı olmayan ya da okumayı sevmeyen kitle, hayatı boyunca kitaplarla arasına ciddi mesafe koyanlardan oluşuyor.
Son yıllarda ortaya çıkan ikinci bir grup ise giderek büyüme eğiliminde. Bu, aslında okumayı seven, okuma alışkanlığı olan; ama bir şekilde istemesine rağmen gittikçe daha az kitap okuyan kitle. Özellikle bu gruptaki insanlar neden giderek daha az okuduklarını ve yeteri kadar okuma yapamadıklarını sorguluyor.
Neden az okuyoruz?
Neden giderek daha az okuduğumuz sorusunun cevabı için aslında davranışlardan önce beynimizin çalışma biçimine odaklanmak gerekiyor.
İnsan beyni kitap okumak için evrimleşmemiştir. Okumak, insanoğlunun yakın zamanda geliştirdiği kültürel bir inovasyondur ve bu yetkinliği kazanmak için beynimizin aslında başka işler için evrimleşmiş bölümlerini “manipüle etmemiz” gerekir. Yani okuma becerisi elde etmek için beynimizde yeni plastik devreler oluşturmamız gerekir.
Marianne Wolf’un Proust ve Mürekkepbalığı adlı eserinde belirttiği gibi, okuma yaptıkça beynimizi bu yeni aktiviteye göre yeniden şekillendiriyoruz. Buradaki kilit nokta şudur: Bu devrenin nasıl şekillendiği, okuduğumuz medyuma göre değişir. Fiziksel bir kitap okumak ile bir ekrandan okumak aynı eylem değildir. İşte bu ayrım, modern yaşamın kalitesi için kritik önem taşır.
Basılı mecra, doğası gereği daha yavaş tüketilen, daha fazla dikkat ve zaman gerektiren süreçleri değerlendirir. Buna karşılık dijital mecralar hızlı süreçleri ve çoklu görevleri (multitasking) öne çıkarır. Marianne Wolf’un ifade ettiği gibi, dijital dünyada yaptığımız şey tam anlamıyla “okumak” değil, “bilgi edinmek için göz gezdirmektir”.
Ekrana bakarken belirli modellerle okuruz; gözlerimiz kelimeler arasında sıçrar, öncelikle ana fikri yakalamaya çalışırız. Bu süreçte bazı detaylar ve metni zengin kılan ögeler zorunlu olarak feda edilir.
Fiziksel bir sayfayı yavaşça okuduğumuzda ise arka plan bilgisini yeni bilgilerle birleştirme, analoji yapma, çıkarımda bulunma ve eleştirel analiz gibi gelişmiş bilişsel davranışları devreye sokarız. Dahası, sayfalara dokunurken veya sayfa çevirirken beynimize farklı mesajlar da gider. Derin okuma yaparak yeni içgörülere giden yola çıkmış oluruz.
Eğer zamanımızın çoğunu ekran karşısında geçirirsek ne olur? Mevcut kanıtlar endişe vericidir. Çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar, artan ekran süresinin dikkat ve dürtü kontrolünü yöneten beyin bölgelerinin daha zayıf gelişimiyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu durum sadece çocuklar için geçerli değildir, yetişkinler de aynı bilişsel gerilemeyi yaşayabilir.
İlkel insan için fiziksel güç ve dayanıklılık en kritik hayatta kalma becerisiydi. Bunun için hareket etmek ve güçlenmek şarttı. 21. yüzyıl insanı için ise kritik öncelik bilişsel yeteneklerdir. Derin okumayı, yani beynimizi daha yüksek bir insan bilinci seviyesine taşıyan bu zorlu egzersizi bıraktığımızda, beynimiz evrimsel olarak geriye, okuma öncesi ilkel haline doğru dönmeye başlar.
Günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız şey tam da budur: Empatiden yoksun, düşüncenin basitleştiği, “biz ve onlar” ayrımının keskinleştiği, birbirini duymayan, dinlemek de istemeyen dijital ilkel kabileler topluluğu.
İnsanı insan yapan ve onu diğer canlılardan ayıran faktör, derin ve katmanlı düşünme yeteneğidir. Bu yetenekten gönüllü olarak vazgeçmek, bir anlamda insanlığımızdan ödün vermektir.

Ne yapabiliriz?
Okuma alışkanlığını sadece bir hobi olarak değil, “derin bir yaşam” sürmek için gerekli, özel bir aktivite olarak görmeliyiz. Dijital çağda okumayı hayatımızın bir parçası kılmak için işte bazı öneriler:
- Zaman Ayırmak: 25-30 dakikalık bir zamanlayıcı ayarlayın ve o süre boyunca okumaya odaklanın. Çok sık dikkatiniz dağılıyorsa daha kısa sürelerle başlayıp yavaş yavaş artırın. Odaklanmanızın ne kadar geliştiğini kısa sürede fark edeceksiniz.
- Dikkat Dağıtıcıları Elemek: Yemek yerken, televizyon izlerken, hatta müzik dinlerken kitap okumaya çalışmayın, okumayı önceliğiniz haline getirin. Diğer tüm dikkat dağıtıcı unsurları ortadan kaldırıp sadece okumaya odaklanın. Çoklu görev kavramını tamamen unutun.
- Zorlayıcı Bir Şeyler Okumak: Kurgu ya da kurgu dışı olması fark etmez; sizi fikirlerle boğuşmaya veya yeni gerçeklikleri fark etmeye zorlayacak metinler seçin.
- Gerçek Kitaplar Okumak: Telefondan veya tabletten okuma yapmayın. Bu cihazlar dikkatinizi dağıtacak unsurlarla doludur ve beyninizi “göz gezdirme” moduna sokar.
- İlham Verici Mekânlarda Okumak: Okumayı sıkıcı bir görev veya “acı ilaç” gibi görmeyin. Güneşli bir parkta, deniz kenarında veya sevdiğiniz bir kafede okuyun. Okumayı bir ritüel haline getirin.
- Acele Etmemek: Yavaş okuyun ve anlamaya çalışın. Eğer karmaşık bir eser okuyorsanız, ikincil kaynaklardan (o kitap hakkında yazılmış kitaplardan) yardım alarak anlamanızı derinleştirin.
- Nicelik Değil Nitelik: Bir ayda veya yılda okuduğunuz kitap sayısına odaklanmayın. Önemli olan okuyarak geçirdiğiniz sürenin kalitesi ve derinliğidir.
- Notlar Almak: Önemli bir fikri okuyorsanız not tutun. Bu, sizi yavaşlamaya ve okuduklarınızı sentezlemeye zorlar, “düşünce duraksamalarını” yaratır.
- Okuma Nedenini Tanımlamak: Her okuma aynı değildir. Derin okumaya geçmeden önce "neden" okuduğunuzu tanımlamak okuma motivasyonunuzu artıracaktır.
- Bunların belki de hepsinden önemlisi ise can sıkıntısına karşı ekran kullanımını azaltmak. Beyninizin sürekli uyarılma arzusunu köreltmelisiniz. Her boşlukta dopamin arayan bir beyin derin okumanın gerektirdiği yavaşlığa tahammül edemeyecektir.
Derin okuma, insanın hayattaki anlam arama yolculuğunda modern çağın sığlığına bir meydan okumadır.
Siz de böyle bir meydan okumaya hazırsanız “derin okuyarak” kendinizi ödüllendirin.
